Bir insanı iyi yapan nedir?
İnsanın günlük hayatı sanılanın aksine şiddet, sömürü ya da kayıtsızlıkla geçmiyor. Aksine birbirimizi son derece önemsiyor ve birbirimize yardım ediyoruz. Hatta yardım edecek kimsemiz olmadığında, bunun uzun vadede olumsuz etkilerini yaşıyoruz. İzolasyon gibi agresyon da canımızı yakıyor.
İyilik davranışı, Pollyannavari cümlelerle özetlenemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahip. Araştırmacılar, iyilik ile kötülüğün nasıl etkileştiğine baktıklarında, başkalarına yardım etme davranışının her zaman iyi hissettirmediğini, kişide zorunluluk duygusuna, yardım edilen kişiden itinmeye, strese ve zahmete sebep olabildiğini gözlemledi.
Bugün iyilik bilimi bize gösteriyor ki iyi ve kötü daima el ele gidiyor ve bizi bir arada tutan şey aynı zamanda parçalayabiliyor da.
Peki bu durumda iyiliği nasıl çoğaltırız?
İyiyle kötü nasıl birbirlerine bağlı ise, iç dünyamız ile dış dünyamız da öyle bağlı. Araştırmacılara göre toplumda iyilik bulmak ve bundan fayda görmek istiyorsanız, işe kendi içinizden başlamanız gerekiyor.

Kötülüğün Bilimi
Meşhur Standford Hapishane Deneyi’ni düşünelim. 1971 yılında ABD donanması yetkilileri, Prof. Philip Zimbardo’dan cezaevi koşullarının mahkumlar üzerindeki psikolojik etkilerini araştırmasını istedi. Zimbardo 24 genç erkek deneği gardiyanlar ve mahkumlar olarak 2 gruba ayırdı ve Standford Üniversitesi Psikoloji Bölümü binasının bodrumunda oluşturulmuş yapan hapishaneye kapattı.
Deneyin sonuçları genellikle insanın özünde kötücül olduğunun bir kanıtı gibi anılır. Çünkü işler yapay hapishanede epey kötü gitmişti. Gardiyanlar otoritelerini suistimal etmiş, mahkumlar birbirlerine karşı cephe almaya başlamıştı. Zimbardo sebep olduğu ortamın insan dışılığı karşısında sarsılmıştı.
Bu hikaye, deneyin tartışmalı yapısına ve sonuçlarının tekrarlanmamış olmasına karşın yıllar boyunca defalarca anlatılıp durdu. Peki ”kötücül” olana olan bu ilgimiz nereden geliyordu? Neden ”kötü” kelimesi ”iyi” kelimesinden daha ciddi, köşeli ve dikkat çekiciydi?
Olumsuzluk Önyargısı
Bunun cevabının bir kısmı, doğuştan getirdiğimiz ”olumsuzluk önyargısı”nda yatıyor. Zihnimiz, tehdidi algılama ve abartma eğilimi ile donatılmıştır. Bu, çoğumuzun her şey aksini gösterdiğinde bile neden insan hayatının vahşi ve acımasız olduğuna inandığını açıklıyor. Olumsuzluk önyargısı hayatta kalmamız için temel mekanizmalardan biridir: Silahlı bir adamdan ya da kırmızıda geçen bir arabadan kaçan insanların, genlerini aktarma ihtimalleri daha yüksek olacaktır. Bu zor anlar, güzel anlara nazaran sinir hücrelerimizde daha iyi kayıt altına alınır – ki benzer tehditlerden gelecekte de kaçınabilelim.
Standford Hapishane Deneyi de yoğun olumsuzluğu ile ilgimizi çekiyor. Dikkatimizin odağını, bizi yaralama ihtimali olduğunu düşündüğümüz şeylere kaydırmakta son derece iyiyiz.
Peki odağa tek bir şey koyduğumuzda ne olur? Diğer her şey karanlıkta kalır. Odağımızın dışında kalan iyi şeyleri göremeyiz. Başka bir şey daha olur: Kötü şeylere odaklandığımızda stres seviyemiz artar. Hapishane Deneyi’nin gerçek hayatın bir modeli olduğunu düşünürseniz de stres tepkiniz – farkında olmadan – artmış olur.
Peki ne yapmalı?
İçgüdüleriniz sesinizi yükseltmeniz ya da bir şey fırlatmanızı söylediğinde içinizdeki iyiliği nasıl çağırabilirsiniz?
İyi olana odaklanmak
– İyi şeyleri göz ardı ediyor olabilir miyim?
– beni mutlu eden, hayatıma anlam katan şeyleri yeterince odağıma alıyor muyum?
– Bugün kim bana teşekkür etti?
– Kime müteşekkir hissettim?
– Ne gibi nazik davranışlara, yardımlaşmalara tanık oldum?
”Olumlu düşünme”nin özü budur. Hayattaki iyi şeyleri saymayı amaç edinir. Bu kötüyü göz ardı etmek anlamına gelmez. Dünyada kaçınılmaz olarak, bizi ve önemsediklerimizi tehdit eden şeyler vardır. Benzer şekilde iç dünyamızda da tehditlerle karşılaşabiliriz: Bencillik, tembellik, dar görüşlülük… Fakat çoğu zaman olumsuzluk önyargısı dışarıda da içeride de sadece kötü olana odaklanmamıza sebep olur.
Olumlu düşünmeyi denediğimizde ise dikkatimizin, tehdide olan ”doğal” ve anlaşılır eğilimini dengelemek için bilinçli ve bilişsel bir çaba göstermiş oluruz. İyi şeylere odaklanarak gerçekliği daha net görebiliriz.
Zaman zaman iyiye odaklanmak inanılmaz bir kişisel güç gerektirir çünkü stresin sebep olduğu ve devasa bir etkiye sahip olan ”dövüş ya da kaç” refleksini alt etmeniz gerekecektir.
Zimbardo İyiliğe Odaklanıyor
Zimbardo elbette 1971’de çalışmalarına nokta koymadı ve yıllar içinde kötülüğün bilimini aşarak, insanlarda iyiliğin nasıl çoğaltılabileceğine odaklandı. Geçtiğimiz yıllarda kahramanlık ve diğerleri için kendini feda etme davranışları üzerinde çalıştı. ”Greater Good” kitabında şu ifadelere yer verdi:
Kimileri insanın iyi ya da kötü doğduğunu iddia eder. Bence bu mantıksız. Her birimiz, her şey olabilecek muazzam bir kapasite ile doğuyoruz – ailemiz, kültür, yaşadığımız zaman – gibi doğuştan gelen koşullar tarafından şekilleniyoruz. Bir savaş bölgesinde mi doğduk yoksa barış zamanında mı? Fakir olarak mı doğduk refah içinde mi?
Bu ifadeler insanın iyiliğine dair 30 yıllık bir çalışmanın ışığında verilmiş. Hikaye olumsuzluk önyargısı ile bitmiyor ve ”dövüş ya da kaç”tan ibaret değiliz. Biz bundan fazlasıyız.
Kaynak: UpLift